II. Abdülhamid Kimdir

Osmanlı padişahı. Bunalımlı bir dönemde Batı’ya karşı dengeci, Doğu’ya karşı İslamcı politikalar izlemiştir. Ülke içinde mutlakçı yönetimi güçlendirmiş, eğitim ve yönetim alanlarında düzenlemeler yapmıştır.

21 Eylül 1842’de doğdu. Babası, Padişah Abdülmecid (d.1839-1861); annesi, Tîr-i Müjgân Kadınefendi idi. 31 Ağustos 1876’da tahta çıktı. Yaklaşık 33 yıl süren bir saltanattan sonra, 27 Nisan 1909’da tahttan indirildi. Kalan ömrünü önce Selanik’te sonra Beylerbeyi Sarayı’nda geçirdi. 10 Şubat 1918’de öldü.

Osmanlı Devleti’de Durum
II. Abdülhamid tahta çıktığında, Osmanlı Devleti büyük bir bunalım içindeydi. Mali sıkıntı dayanılmaz bir kerteye erişmişti. Hesabını kimsenin bilmediği iç borçlar bir yana, 1854-1874 arasında alınmış dış borçların vadesi dolan yıllık anapara ve faiz ödemeleri, devletin olağan gelirlerinin yarısını aşıyordu.

Osmanlı Devleti üstündeki dış baskı da tehlikeli boyutlara varmıştı. Prusya’nın Fransa’yı yenerek Alman birliğini gerçekleştirmesinden (1871) beri çalkalanan Avrupa, yeni bir güçler dengesinin arayışı içinde idi. Bu belirsizlik ortamı içinde, Avrupa’nın farklı başkentlerinden kaynaklanan çelişik baskı ve etkiler, bir yandan Osmanlı devlet adamlan arasındaki çatışmaları körüklerken, bir yandan da Balkanlar’ daki milliyetçi-ayrılıkçı hareketlerin gelişmesine elverişli bir durum yaratıyordu.

Osmanlı başkentinde ise tam bir kargaşa hüküm sürmekteydi. Kişilere bağlı olmayan, önceden belli ilke ve usullere göre işleyen belirgin bir siyasi karar mekanizması oluşturulamamıştı. Ali Paşa’mn ölümünden (1871) sonra, tam bir “otorite boşluğu” doğmuştu. Bu boşluğu doldurmak için önde gelen Osmanlı paşaları ve Padişah Abdülaziz (1861-1876) birbirlerine girmişlerdi.

1875 Ekimi’nde dış borç ödemelerini erteleme kararı alınması Avrupa’da büyük bir tepkiyle karşılandı. Osmanlı Devleti’nin artık “kurtarılamayacağı”, dolayısıyla paylaşılması gerektiği konuşulmaya başlandı. Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar devlete karşı giriştikleri mücadeleyi şiddetlendirdi. Öte yandan, büyük kentlerde Müslüman halk Avrupalılar’a karşı kitlesel gösterilere girişti. Büyük devletler, 13 Mayıs 1876’da Osmanlı Devleti’ne, Hıristiyan tebaanın ve Avrupalıların can ve mal güvenliği sağlanmadığı takdirde müdahale edeceklerini bildirdi.

Bu durum bir süredir padişahı devirmeyi düşünen Midhat Paşa ve arkadaşlarının işini kolaylaştırdı. 30 Mayıs’ta Abdülaziz tahttan indirildi, beş gün sonra da intihar etti. Yerine geçen V. Murad, hızla gelişen olaylar karşısında dehşete kapılmıştı. Temmuz’da, Sırbistan ve Karadağ, Rusya’nın kışkırtmasıyla Osmanlı Devleti’ne savaş açtı. Padişahın içine düştüğü dehşet, devlet işlerinin yürütülmesine engel bir sinir bunalımına dönüşünce o da tahttan indirildi ve 31 Ağustos 1876’da II. Abdülhamid’in padişahlığı ilan olundu.

İşte böyle zor şartlarda iş başına gelen Abdülhamid, insanları kazanmayı ve uzlaştırmayı bilen bir kişiydi. Bu özellikleri, başkentteki panik havasının azalmasına yardımcı oldu. Kısa bir süre sonra Osmanlı orduları Sırplar’ı ve Karadağlılar’ı yenerek Belgrad’a doğru ilerlemeye başladı. Bunun üzerine Rusya, Osmanlı Devleti’ne verdiği bir ültimatomla harekâtın derhal durdurulmasını istedi. Öteki büyük Avrupa devletleri de Rusya’yı destekleyerek, Balkanlardaki durumu görüşmek üzere İstanbul’da toplanmaya karar verdi. Niyetleri, Avrupa’da değişen güç dengesi ışığında Ortadoğu politikalarını karşılıklı, gözden geçirerek uzlaşmaya çalışmaktı.

25 Aralık 1876’da Tersane’de toplanan konferansta Osmanlı Devleti’ni Balkanlar’da önemli ödünler vermeye zorlayan kararlar alındı. Uzun görüşmeler sonucunda Osmanlı Hükümeti Tersane Konferansı kararlarını reddetti. Bunun başlıca iki nedeni vardı. Avrupalılar’ın bir süredir iyiden iyiye haysiyet kırıcı bir hal almış olan müdahalelerine karşı Osmanlılar arasında büyük bir tepki doğmuştu. Ayrıca, İngiltere’nin tutumu açık değildi. Bir yandan Osmanlılar’ı durum ödün vermeye zorlayan bildirgelere imza koyuyor; öte yandan, gizlice, savaş çıkarsa Osmanlılar’ı en azından mali bakımdan destekleyeceğini belirtiyordu.

Red kararının yol açtığı gelişmeler sonucu 24 Nisan 1877’de Osmanlı-Rus savaşı patladı. Tam on ay amansızca süren savaşta kimseden yardım görmeyen Osmanlılar yenildi. Ruslar’ın Yeşilköy’e kadar ilerlemeleri üzerine, öteki devletler, barış şartlarının ortaklaşa belirlenmesi isteği ile ortaya çıktılar. Bu arada, İngiltere de fiili bir durum yaratarak, Kıbrıs’ı işgal etti (Haziran 1878). Barış görüşmeleri Berlin’de yapıldı (Temmuz 1878). Rusya’nın kazanımları sınırlandırılmakla beraber, Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i işgali öngörüldü. Fransa’nın da uygun bir fırsatta Tunus’a el koymasına ses çıkarılmayacağı anlaşıldı. (Fransa bu fırsatı 1881’de yarattı.)

Abdülhamid, diplomatik gelişmeleri yakından izlemek üzere sarayda bir bilgi merkezi kurmaya ve dış politikanın yönetimini tekeline almaya başladı. Dış güçler Osmanlı Devleti içinde öylesine etkindi ki, padişahın dışişlerini kendi eline alması, onun içerideki gücünün temel kaynaklarından birini oluşturdu. Padişahın güç ve otoritesinin bir başka kaynağı Osmanlı devlet töresiydi ve yeni meşruti düzen bu töreyi pek az sınırlıyordu.

I.Meşrutiyet
Meşruti bir yönetimin kurulması, Abdülhamid I. Meşrutiyet tahta çıktığında, başkentteki siyaset ve aydın çevrelerinin en önemli tartışma konusuydu. Sadrazam Midhat Paşa da, meşrutiyet düzenine geçilir,Hıristiyanlar’ a da söz hakkı tanıyan bir Meclis kurulur, tebaaya din farkı gözetmeksizin eşit davranılacağına dair anayasal güvenceler verilirse, diplomatik baskının hafifleyeceği düşüncesindeydi. Tersane Konferansı öncesinde, bu düşünceyi destekleyen başka devlet adamları ve aydınlar da vardı. Ama meşrutiyet salt diplomatik amaçlarla düşünülüyor değildi. Devlet örgütünün ve siyasi karar mekanizmasının işleyişinin belli ilke ve usullere bağlanması somut bir ihtiyaçtı. Ayrıca, siyasi kararların oluşma sürecine halk temsilcilerinin de bir ölçüde katılımını sağlayarak devleti daha sağlam bir toplumsal temele dayandırma gereği de belirgin bir biçimde ortaya çıkmıştı.